Bediuzzaman Said Nursi

Sinema Salonu Koltukları

Sinema koltugu


Sinema Salonu Koltukları

Sinema ve konferans salonu koltukları, avrupa normlarında konforlu ve v.i.p. salonları için özel koltuk imalat ve satışı
SİNEMA KOLTUKLARI İÇİN TIKLAYIN...

 

Konferans Salonu Yapımı

Konferans salonu


Konferans Salonu Yapımı

Anahtar teslimi konkerans salonu akustik panel kaplama, kongre merkezi, oditoryum ve sinema salonu projeleri hizmeti vermekteyiz . 
KONFERANS SALONU İÇİN TIKLAYIN...

 

Kanopi Yüzer Tavan

Kanopi yuzer tavan


Kanopi Yüzer Asma Tavan Sistemleri

Akustik kanopi & baffle yüzer asma tavan sistemleri, ses emici küp ve asma taşıyıcılı akustik panolar . 
KANOPİ TAVAN İÇİN TIKLAYIN...

 

Duvar Ses Yalıtımı

Duvar ses yalitimi


Duvar Ses Yalıtımı Nasıl Yapılır ?

Akustik ahşap perfore derzli,delikli doğal cila ve kaplamalı dekoratif tavan duvar panelleri . 
DUVAR SES YALITIMI İÇİN TIKLAYIN...

 
Açmak İçin

Bediuzzaman Said Nursi

ASRIN MuCEDDİDİ BEDİUZZAMAN SAİD-İ NURSİ 

(Bu Asirda Peygamber Mesleğini En Guzel İcra Eden Kutlu Bir Şahsiyet)

Yuzyilin Adami ” Asrin Muceddidi Bediuzzaman’in ”

Buyuk Osmanli Ulemasi & İslam Alimi’nin Hayati        www.nurmend.com

Gunumuz dunyasinda, herşeyin içinin boşaltildiği ve hakikatlerin sahteleriyle golgede birakildiği , tum ulvi değerlerin adeta onemsizleştirildiği bir zamanda derdi yanlizca Rabbi Rahimini memnun etmek isteyen ve tum ummetin kurtuluşu ve Kelimetullah yucelsin diye ” mali ve cani ” ile mucadele edenlere selam olsun !!! Selam size ey kiyanicilarin kinamasindan dolayi gam ve kedere muracat etmeyenlere, selam size ey dini bozmayip o dupduru Peygamber menhecini & Kuran’in şeriatini yeryuzune hakim kilmaya çalişanlara… wesselam 

” Yeryuzunde En BuYuK Dava KURAN Davasidir, Bundan Daha Buyuk Dava Tanimiyorum ” Bediuzzaman Said Nursi

Said Nursî, 1878 yilinda Bitlis’in Hizan ilçesine bağli İsparit nahiyesinin Nurs koyunde doğdu. Babasinin adi Mirza, annesinin adi Nuriye’dir.Van’da Medresetu’z-Zehra isimli bir medrese kurma fikrini gerçekleştirebilmek için 1907 yilinda İstanbul’a geldi. Daha sonra İttihat ve Terakki Cemiyetiyle irtibata geçmek için Selanik’e gitti. Said Nursî, 31 Mart İsyanisonrasinda tutuklandi, yargilandi ve suçsuz bulunarak serbest birakildi. 1916’da Osmanli-Rus savaşi sirasinda esir duştu, bir yil Rusya’da esir kamplarinda kaldiktan sonra kaçarak ulkeye dondu.
1922 yili sonlarinda, Mustafa Kemal Paşa’nin daveti uzerine Ankara’ya giderek kendisiyle goruştu. Bir sure Ankara’da kaldiysa da, Mustafa Kemal Paşa ile dini konularda ters duşmeleri uzerine ilişkileri koptu. Said Nursî’ye gore, Ataturk İslamiyet karşiti goruşlere sahipti.Daha sonra Van’a yerleşti. Şeyh Said’e isyan etmemesini telkin etmesine rağmen  Şeyh Said İsyani sonrasinda takibe alindi ve Barla’ya surgun edildi. 1925 ile 1952 yillari arasinda çeşitli surgun ve hapis cezalari dolayisiyla Burdur, Isparta, Kastamonu ve Emirdağ’da kaldi. Kitaplarindan dolayi yargilandiği donemlerde aylarca Eskişehir, Denizli, Afyon hapishanelerinde tutuklu kaldi ancak beraat etti.Said Nursî, hayatinin “Eski Said”, “Yeni Said” ve “uçuncu Said” olmak uzere uç donemden oluştuğunu ifade eder. Eserlerinde, 45 yaşina kadar olan hayatini “Eski Said” donemi olarak ifade etmiştir. Eski Said, imani yontemlerle birlikte İslamiyete siyaset yoluyla da hizmet edilebileceği fikriyle hareket etmiştir. Daha sonra, zamanin gelişen olaylari onun bu fikrini değiştirmiş ve siyasetten tamamiyle çekilmiştir.Eski Said’in “Yeni Said”‘e geçişinde, Said Nursî’nin, Abdulkadir Geylani’nin Futuh’ul Gayb isimli kitabindan aldiği ders onemli rol oynamiştir.[22]Risale-i Nur Kulliyati’nin buyuk kismi Yeni Said doneminde yazilmiştir. Said Nursî, Eski Said ile Yeni Said donemlerini “Eski Said, daha ziyade akli gidiyordu, Yeni Said ise ilhama da mazhardir, akil-kalp ittifakiyla hareket eder.” diye ozetlemektedir:1948’deki Afyon hapsinden sonraki hayatini ise “uçuncu Said” donemi olarak ifade etmiştir.23 Mart 1960’da Şanliurfa’da vefat etti. Urfa’daki Halil-ur Rahman Dergahi’na defnedildi. Ancak 12 Temmuz 1960’da 27 Mayis Darbesi hukumetinin emriyle mezari yiktirildi ve bilinmeyen bir yere nakledildi.

Gençlik çaği ve eğitimi

İlk eğitimini ağabeyi Molla Abdullah’tan almiştir. Dokuz yaşinda (1887) Tağ Koyu’ndeki Molla Mehmed Emin Efendi’nin medresesinde oğrenim hayatina başladi. 1888’de medrese eğitimi birakarak koyune dondu. Tarihçe-i Hayat’ta izzetine çok onem verdiği, âmirane soylenen en kuçuk bir soze bile tahammul edemediği, bu sebeble koyune geri donduğu yazilmiştir.Koyune dondukten sonra, medrese oğrencisi olan ağabeyi Molla Abdullah’in derslerini takip ederek kendini ilerletmiştir. Beş yil suren tahsil hayati boyunca Molla Mehmed Emin Efendi Medresesi, Mir Said Veli Medresesi, Molla Fethullah Efendi Medreselerinde eğitim aldi. Risalelerinde, bu sure zarfinda Kur’an’i hatmettiğini, sarf ve nahiv kitaplarini İzhar’a kadar okuduğunu, Doğu Beyazit’ta bulunan Şeyh Mehmet Celali’nin medresesinde uç ay suren bir eğitim gorduğunu, bu eğitimi sirasinda her gun gunde uç saat meşgul olarak yuze yakin kitabi okuyup ezberine aldiğini, medreselerde eğitimi yapilan kitaplar dişinda pek çok başka kitabi da okuduğunu yazmiştir.Nakşibendî tarikine intisabi, Halidî şeyhlerin sosyal aktivitelerine katilimiyla olmuştur.[32] Daha sonra icazetini aldiği ve sonra Doğubeyazit’tan ayrildiği bildirilmektedir. Bu sirada arkadaşlari ve bazi hocalariyla olan tartişmalari ve kavgalari sebebiyle medrese eğitiminde aksamalar olmuştur.Koyune doner ve kişi koyunde geçirir.Said Nursi gorduğu bir ruyadan etkilenerek eğitime donerek Mukus ocağindaki Mir Hasan Veli Medresesine gider.[35] Zor konularda gosterdiği anlayiş, okuduğu kitaplari kolaylikla ezberine almasi ve ilmi tartişmalardan galip ayrilmasi gibi ozellikleri Molla Fethullah Efendi tarafindan “Bediuzzaman” şeklinde isimlendirilmesine yol açar.Risalelerinde, bu donemden sonra Bitlis’e gelen Said Nursî’nin ilmi alt yapisi ve farkli kişiliğinin, Bitlis Valisi omer Paşanin dikkatini çektiği ve Vilayet konağinda kalarak çalişmalarina devam etmesi için ona bir oda tahsis edildiği yazilmiştir.[39] Burada iki yil kalan Nursî daha sonra Van Valisi Hasan Paşa tarafindan Van’a davet edilmiş, valilik konağinda, Hasan Paşa ve sonrasinda İşkodrali Tahir Paşa zamanlarinda konağin kendisine ayrilan bolumunde yaklaşik olarak 10 yil çalişmalarina devam etmiştir.[40] Bu donemde Horhor Medresesi’nde de talebelerine ders vermekte olduğu da eserlerinde anlatilmaktadir.Said Nursî, idealinde Van’da kurulmasini arzu ettiği, fen bilimleriyle İslami ilimlerin birlikte okutulacaği, Medresetu’z-Zehra (çiçek okulu) ismini verdiği universite duşuncesini hukumete iletmek için 1907 yilinda İstanbul’a gelir. El Ezher universitesine kardeş olarak tarif ettiği bu universitede Arapça, Turkçe ve Kurtçe olmak uzere uç dilde eğitim yapacağini belirtmektedir.İstanbul’da Ferik Ahmed Paşa’nin evine yerleşmiş,[45] idealindeki universite ile ilgili bir dilekçeyi padişahin ozel kalem dairesi olan Mabeyn-i Humayun’a sunmuş, ancak Said Nursî’nin bu talebi için hukumet bir teşebbuste bulunmamiştir. Gelişinden iki ay sonra Fatih’te bulunan Şekerci Hani’na yerleşen  Said Nursî, odasinin kapisina “Burada her suale cevap verilir, her muşkul hallolunur; fakat sual sorulmaz” şeklinde bir yazi asmiştir.Medresetu’z-Zehra ile ilgili dilekçesini II. Abdulhamid’e vermek amaciyla, selamlikta duzenlenen torene uzerinde yoresel kiyafetleri, başinda sariği ve hançeri ile katildi. Bu hareketi neticesinde once tutuklandi daha sonra akil hastahanesine kapatildi.Serbest kaldiktan sonra keskin bir Abdulhamit muhalifi olarak İttihat ve Terakki Cemiyetiyle irtibata geçmek için Selanik’e gitti. Selanik’te cemiyetin onde gelen isimlerinden daha sonra Selanik Mebusu olacak olan Emanuel Karasso ile ve cemiyetin diğer onderleri ile goruştu. Selanik’te Meşrutiyetin İlani’ndaki kutlamalarda II. Abdulhamit idaresine karşi hurriyet nutuklari soyledi. Nutuklarinda hurriyet’in gelmesinden once Gebermiş İstibdadi muhafaza için şeriat meselesinden geri adim atilmiş olduğunu soylemişti. Bu donemde Osmanli Devletinin guvenlik ve istihbarat kurumu olan Teşkilat-i Mahsusa’da gorev aldiği, İttihat ve Terakki Cemiyeti’ne uye olduğu yazilmiştir.Teşkilat-i Mahsusa tarafindan 1915 yilinda Bitlis’te Rus Cephesinde gorevlendirildiği, Libya’ya gonderildiği tarihçi Cemal Kutay tarafindan yazilmiş ancak bu gorevlendirilme bilgisinin doğru olmadiği yonunde itirazlar olmuştur.Abdulhamid sonrasinda, eğitimle ilgili duşuncelerini Sultan V. Mehmet’e sunmak uzere İstanbul’a geldi. Van’da kurmayi planladiği Medresetu’z Zehra padişah tarafindan kabul gordu ve 19 bin altin odenek ayrildi.1908’de İkinci Meşrutiyet’in ilanindan hemen once İstanbul’a geldi. İstanbul’da Derviş Vahdeti’nin Volkan Gazetesi’nde yazdi. İslamci bir siyasal parti olan İttihad-i Muhammedi Firkasi’nin (Firka-i Muhammediye) kuruculari arasinda yer aldi. Volkan Gazetesi bu firkanin yayin organiydi. 13 Nisan 1909 (Rumi 31 Mart 1323) tarihinde 31 Mart Vakasi patlak verdi. Selanik’ten gelen Hareket Ordusu aradan 11 gun geçtikten sonra isyani bastirabildi. Bazilari İttihad-i Muhammedi Firkasi’nin ileri gelenleri olmak uzere isyani çikaranlar ve Derviş Vahdeti ile birlikte Divan-i Harp Mahkemesinde yargilandi, Derviş Vahdeti ve 16 kişi idam edildi, Said Nursî davadan beraat etti. Serbest kaldiktan sonra Serbesti Gazetesi’nde “ordunun ruhu ve ulkusunun okullu subaylar olduğunu, bunlara isyan etmenin cinayet olduğunu” yazmiştir. İsyanin ardindan Batum uzerinden Van’a gitti. 1911 yilinda tekrar İstanbul’a dondu.1911’de Şam, Emevîye Camii’nde okuduğu hutbe daha sonra Hutbe-i Şamiye adiyla kitaplaştirildi. Munâzarat ve Muhakemât gibi eserlerini telif etti.1915-1917 arasinda Osmanli-Rus Savaşinda Kafkas Cephesinde albay rutbesiyle gonullu alay komutani olarak Birinci Dunya Savaşi’na katildi.1916’da Bitlis savunmasi esnasinda yaralanarak Ruslara esir duştu. Kostroma’da esir olarak bulunurken başkomutanNikolay Nikolayeviç ile karşilaşmasinda itaatsiz tavirlari nedeniyle hakkinda idam cezasi verilmesine rağmen, one surduğu ilmin hatrini âlî tutmak gerekçesi kabul edilerek son anda affedildi.Sibirya esir kamplarinda bir yil geçiren Nursî 1917’de Kostroma Esir Kampindan kaçarak İstanbul’a dondu ve Osmanlida en ust fetva kurulu olan Dar-ul Hikmet-ul İslamiye’ye atandi.Rusya’daki esaretinden İstanbul’a donerken Alman resmi makamlari tarafindan çekilen fotoğrafiNursî I. Dunya Savaşi sonlarinda imzalanan Mondros Ateşkes Antlaşmasi mutareke gunlerinde, Çamlica’daki evinde yeğeni Abdurrahman ile birlikte kalmiştir. Bazi araştirmalar bu donemde Kurdistan Teali Cemiyeti’ni ve Kurt Neşriyat Cemiyeti gibi cemiyetlere katildiği yonunde olmasina rağmen  Kurt Teali Cemiyeti’nin uyeleri’nin Said Nursî’yi cemiyetlerine davet ettikleri, ancak Nursînin bu teklifi cemiyete gonderdiği bir mektupla reddetttiği diğer yazarlar tarafindan ifade edilmektedir. İngiliz Hava Kuvvetleri Komutanliği tarafindan Bağdat’tan yazilan gizli raporda, Kurtleri Turklere karşi kişkirtarak ayaklandirmak amaciyla kurulmuş olan Kurdistan Teali Cemiyeti’nin kuruculari arasinda Said-i Kurdî (Nursî)’nin de adi geçer. 15 Şubat 1919 tarihinde sonradan Teâli-i İslâm Cemiyeti adini alan Cemiyet-i Muderrisîn’in Mustafa Sabri, İskilipli Mehmet Atif Hoca, Ermenekli Saffet Efendi gibi din ve eğitimcilerle birlikte kurucu azalari arasinda yer aldi. 1919’da Mesnevî-i Nuriye adli eserini yazmaya başladi. Bu gunlerde Said-i Nursî “Sunûhât” (1920), “Hakikat Çekirdekleri” (1920), “Nokta” (1921), “Rumûz” (1922) gibi bazi kitapçiklari kaleme almiştir.Said-i Nursî, İstanbul’da “Darul-Hikmet’ul İslamiye’de çalişmakta iken, Mustafa Kemal Paşa, Doğu Anadolu’da, Kuzey Irak’ta ve Suriye’de İslami anlatabilecek, bolgedeki insanlari Kurtuluş Savaşi’na katilmaya çağiracak din adamlarina ihtiyaç duymaktaydi. Emirdağ Lahikasi’nin bir bolumunde Said-i Nursî’nin Kurt bolgelerinde taninmiş ve hatiri sayilan bir din adami olmasi dolayisiyla Mustafa Kemal Paşa’nin onu Guney Doğu Anadolu’ya vaiz olarak gondermek istediği kaydedilir. Mustafa Kemal Paşa boylece bir ittifak oluşturacak ve doğulu halkin da bu ittifakta toplanmasini sağlayacakti. Ancak Said-i Nursî bu donemde Anadolu’ya geçmeye yanaşmamiş, Kurtuluş Savaşi’nin bitimine rastlayan 1922 senesinde Anadolu’ya geçmiştir.Said Nursî, İstanbul’da İngiliz politikalarina karşi bir risale ve Mustafa Kemal Paşa ile silah arkadaşlarini “dinsiz” ve “zindik” ilan eden hiyanet fetvasina karşi, “bu fetvanin ilmen geçersiz olduğunu” beyan eden “Hutuvat-i Sitte” adli bir bildiri hazirlamiştir. Bu eser yuzunden işgal kuvvetleri tarafindan giyabinda olum cezasina mahkûm edildi. Said Nurs-i bu bildiriyi yayinlamadan once 3 muftu tarafindan imzalanan ve 64 muftunun de onayladiği “duşmana karşi mucadele etmenin din gereği olduğu”nu anlatan bir karşi fetva yayinlanmiş bulunmaktaydi.Eski Van Valisi Tahsin Bey gibi dostlarinin ve Mustafa Kemal Paşa’nin davetleri sonucu, 9 Kasim 1922’de Ankara’ya gitmiş  ve Milli Meclis’in 2. oturumuna dinleyici olarak katilmiştir. Ancak, milletvekillerine yaptiği, on maddelik, “Turkiye’nin şekillenmesinde mânevî dinamiklerin ihmal edilmemesini” de içeren çağrisi sert tepkiler aldi.Said Nursî, Medreset-uz Zehra ideali için, II. Meşrutiyet doneminde Van’da temelini attiği fakat savaş yuzunden inşaati başlatilamayan universitenin kurulmasi için Mebuslara bir kanun teklifi hazirlattirdi. Bu teklif mecliste iki yuz milletvekilinden 163’unun imzasiyla kanunlaşti. 7 Nisan 1923’de talebe yetiştirmek ve munzevi bir yaşam surmek uzere Van’a gitti, Erek Daği’nda iki senesini geçirdi

Nur Cemaati

Nur Cemaati, Said Nursî’nin risalelerinde açikladiği fikirlerine dayanan, 20. yuzyil başlarinda doğan İslâmî harekettir. Said Nursi takipçilerini ifade etmek için Nur talebeleri veNurcu kelimelerini kullanmiştir. Nur Cemaati Nur risalelerinde yazilan goruşler çerçevesinde, itikâdi ve fikhi bakimdan Sunnî İslâm’a bağlidirlar. Nurculuk, belirli dua ve zikirleri olmakla birlikte tasavvufi bir tarikat değildir. Said Nursî’den sonra Nur Talebeleri farkli eğilim ve liderlikler etrafinda toplanan değişik gruplar oluşturmuşlardir.Cemaatin ana faaliyeti “Hizmet-i imaniye ve Kur’aniye” adini verdikleri Risale-i Nur’larin okunmasi, yorumlanmasi ve çoğaltilip yayilmasidir. Cemaatte abi, kardeş gibi kavramlar kullanilir. Çoğunlukla emir-komuta gibi, kesin bağlilik gerektiren kurallar olmamakla birlikte meşveret kararlarina hurmet etmeyi gerektiren bir anlayişin hakim olduğu soylenebilir. Nur Risaleleri’ndeki konularin başkalarina anlatilmasi ve bunun için oluşturulan ev, yurt, yayin faaliyeti gibi kurumsal yapi ve faaliyetlere ise Hizmet denilmektedir.[kaynak belirtilmeli]Nur cemaati, yaşanilan zaman diliminin ahirzaman olduğu, bu zamanda komunist-materyalist felsefenin (maddiyyunluk) ilmi de arkasina alarak imana karşi buyuk bir yikim (deccaliyet) faaliyeti içerisinde olduğu, bu zamanda en onemli gorevin “hizmet-i imaniye veKur’aniye” adi verilen Risalei-nur yoluyla iman kurtarma olduğuna ve bu hizmetin Mehdi’nin birinci ve en buyuk gorevi olduğuna inanir. Mehdinin diğer gorevleri ise imanin hayata geçirilmesi, hilafet’in ihyasi ve şeriat’tir. Mehdinin kim olduğu konusunda ise değişik goruşler vardir. Nurcularin bir kismi mehdinin Risale-i Nur hizmetinin “şahs-i manevisi” olduğuna inanirkenbir kismi ise mehdinin Said Nursi’den sonra gelecek ve yaşayacak bir şahis olduğuna inanmaktadirlar. Kaynak : Vikipedi, ozgur ansiklopedi

İLİM NEDİR? ALİM KİME DENİR?

BİR SENE BU RİSÂLELERİ VE BU DERSLERİ ANLAYARAK VE KABUL EDEREK OKUYAN, BU ZAMANIN MuHuM, HAKİKATLİ BİR ÂLİMİ OLABİLİR NE DEMEKTİR ÂLİM KİME DENİR?

Koku ecnebî diyârinda olan ma’lûm zindika komitesi tarafindan sû-i isti’mâl edilen mes’elelerden birisi de ustâd Bedîuzzamân’in “Yirmi Birinci Lem’a”daki “Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamânin muhim, hakìkatli bir âlimi olabilir” sozu hakkindadir. Ma’lûm zindika komitesi, ustâd Hazretlerinin bu sozunu fâsid te’vîllerle te’vîl edip, “Risâle-i Nûr’u her okuyan kişi, bir sene içinde âlim olur. Onun için Risâle-i Nûr kâfîdir, başka eserleri, husûsan Kur’ân ve hadîsi okumaya ihtiyâc yoktur” diyerek bu fâsid te’vîli, Âlem-i İslâm içinde yaymişlardir. O gizli orgut, Bedîuzzamân Hazretlerinin mezkûr cumlesini sû-i isti’mâl etmekle Muslumanlari bâhusûs Risâle-i Nûr şâkirdlerini Kur’ân ve hadîsten uzaklaştirmak istiyorlar. Bu sebeble bu mes’eleyi kaleme almak mecbûriyyetinde kaldik. Bu mes’eleyi kaleme alirken hedefimiz o gizli zindika komitesidir; –hâşâ– Muslumanlar bâhusûs Risâle-i Nûr talebeleri değildir.

Bu cumlenin ma’nâsini anlamak için evvelâ bu cumlenin zikredildiği mektûbun icmâlî ma’nâsini beyân edip, daha sonra “âlim” kime denir ve ustâd’in bu cumlesinde geçen “âlim” ta’bîrinden murâdinin ne olduğunu anlatmaya çalişacağiz.

Cumlenin geçtiği mektûb, “İhlâs Lem’asi” denilen meşhûr “Yirmi Birinci Lem’a”nin âhirine bir zeyl olarak ilâve edilmiştir. Bu lem’ada ihlâsi kazanmanin ve muhâfaza etmenin dustûrlari ve en muessir sebebleri gàyet hârika bir sûrette anlatildiktan sonra, tarîk-i hakta çalişan Kur’ân hâdimlerini bu hizmetten alikoyan ve ihlâsi kiran mâni’ler zikredilip îkàz edildikten sonra mezkûr mektûb eserin âhirine dercedilmiştir. Bu mektûbda mubârek uç aylarin girmesinden dolayi zikir ve evrâd ile meşgûliyyet sebebiyle Risâle-i Nûr’u yazmakta futûr gosteren talebelere şevk ve gayret vermek için ustâd Bedîuzzamân, Risâle-i Nûr’u yazmakta beş nev’ì ibâdet bulunduğunu beyân edip, sonra iki hadîs-i şerîfin ma’nâsini cem ederek, kalemleriyle Risâle-i Nûr’u yazan talebelere her bir dirhem murekkebinin haşirde yuz dirhem şehîd kaniyla muvâzene edileceği mujdesini vermiş ve bu sûretle meşrû’ hirs-i sevâb arzûsuyla dahi Kur’ân hizmetinde futûr gosterilmemesi ve Kur’ân’a hizmetin nâfile zikir ve evrâddan çok daha fazla sevâbli olduğunu latîf bir uslûbla beyân etmiştir.

ustâd’in zikrettiği hadîslerden;

Birincisi: يُوزَنُ مِدَادُ الْعُلَمَاءِ بِدِمَاءِ الشُّهَدَاءِ (ev kemâ kàl). Ya’nî, “Mahşerde ulemâ-i hakìkatin sarf ettikleri murekkep, şehîdlerin kaniyla muvâzene edilir, o kiymette olur.”

İkincisi: مَنْ تَمَسَّكَ بِسُنَّتِى عِنْدَ فَسَادِ اُمَّتِى فَلَهُ اَجْرُ مِاَةِ شَهِيدٍ (ev kemâ kàl). Ya’nî, “Bid’alarin ve dalâletlerin istîlâsi zamâninda Sunnet-i Seniyyeye ve hakìkat-i Kur’âniyyeye temessuk edip hizmet eden, yuz şehîd sevâbini kazanabilir.”
İşte şu iki hadîs cem edildiğinde şu mujde-i Nebeviyye zuhûr ediyor ki, bid’alarin istîlâ ettiği boyle bir zamânda hakàik-i îmâniyyeye ve esrâr-i şerîat ve sunnet-i seniyyeye hizmet eden mubârek, hâlis kalemlerden akan siyâh Nûr veyâ âb-i hayât hukmunde olan murekkeplerin bir dirhemi, şuhedânin yuz dirhem kani hukmunde yevm-i mahşerde, Risâle-i Nûr şâkirdlerine fayda verebilir.

Buna mukàbil şoyle bir mukadder suâl vârid oluyor ki:
Eğer deseniz: “Hadîste âlim ta’bîri var. Bir kismimiz yalniz kâtibiz.”

Buna cevâben ustâd Hazretleri şoyle diyor:
“Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamânin muhim, hakìkatli bir âlimi olabilir.”

İşte mezkûr cumle, Risâle-i Nûr şâkirdlerinin şu mujde-i Nebeviyyeye mazhariyyetleri için soylenmiştir.
Şu cumlenin iyi anlaşilabilmesi için evvelâ kime âlim dendiğini ve âlimin şer’ì ta’rîfinin ne olduğunu îzâh etmek lâzimdir.

Âlim, lugat ma’nâsi i’tibâriyle ilmin ism-i fâilidir ve “bilen”, “ilim sâhibi olan” ma’nâsinadir. İstîlâhî ma’nâda ise âlim; ulûm-i şer’iyye olan tefsîr, hadîs, akìde ve fikhi bilen kişilere denir. Bu ilimleri bilmeyen kişilere, başka mevzû’larda ne kadar ma’lûmât sâhibi olursa olsunlar âlim denilmez. Kur’ân ve ehâdîs-i Nebeviyyede âlimlerin fazîletleri hakkinda vârid olan butun haberler, bu şer’ì ilimlere, ya’nî Kur’ân, hadîs, akìde ve fikha vâkif olan kimseler hakkindadir. Bu mes’eleyi İmâm Nevevî Minhâc’da, vasiyyet mevzû’unda şoyle îzâh etmiştir:
و العلماء اصحاب علوم الشرع من تفسير وحديث وفقه، لا مقرئ واديب و معبِّر و طبيب، و كذا متكلم عند الاكثرين

“Âlimler, şer’ì ilimler olan tefsîr, hadîs ve fikih ilmini bilen kişilerdir. Mukri’, edîb, muabbir ve tabîb âlim sayilmazlar. Ekser ulemâya gore mutekellim de âlim sayilmaz.”

Gorulduğu uzere İmâm Nevevî sâdece tefsîr, hadîs ve fikih ilmini bilen kişilere âlim denileceğini, bunun hâricindeki ilimleri bilenlerin âlim sayilamayacağini ifâde etmiştir. Minhâc’in şerhi olan Muğni’l Muhtâc’da imâm Nevevî’nin bu sozu îzâh edilirken şoyle denilmiştir:

“Tefsîr, lugatte garîb lafzin ma’nâsini beyân etmek demektir. Şer’an ma’nâsi ise;  Kitâb-i Azîz olan Kur’ân’in ma’nâsini ve onun murâdini anlamaktir. Bu ise sâhili olmayan bir denizdir ki; her âlim bu denizden kendi mikdârinca almaktadir. Bu ise iki kisimdir.
“Biri: Ancak tevkîf ile anlaşilabilen kisimdir. (Ya’nî Allah ve Resûlu (asm) o âyetlerin ma’nâsini beyân etmiştir ki onun hâricinde bir ma’nâ verilmesi mumkun değildir. Kur’ân’in diğer âyetleri ve Resûl-i Ekrem (asm) o âyetleri nasil tefsîr etmişse oylece anlaşilmasi lâzimdir.)

“Diğeri: Lugat, maânî ve beyân gibi başka ilimler vâsitasiyla lafzin delâletinden idrâk edilen kisimdir.

“Bu ikinci kisim ise, şerîattan istifâde edilen lafza, ya’nî Kur’ân’in lafzina tevakkuf ettiği için o dahi şer’ì sayilir. Ve bu iki kismin arkasinda Allahu Teâlâ’nin kuluna ihsân ettiği bir fehim, bir anlayiş vardir ki o dahi şer’ì sayilir. Irakî şoyle demiştir. Bir kişi ahkâmini bilmeden sâdece tefsîri bilse ona hiçbir şey sarf edilmez. (Ya’nî âlim sayilmadiği için vasiyyet edilen maldan ona bir şey verilmez). Çunku o sâdece hadîsi veyâhut duyduğu bir sozu nakleden kişi gibidir.

“Hadîs ilminden murâd; hadîslerin râvîlerini, tarîklerini, sahîhini, sakìmini, alîlini ve bu husûsta ihtiyâc duyulan diğer şeyleri bilmektir. Bu ilim, Kur’ân’dan sonra en şerefli ilimdir. Onun için bu ilimde âlim olan, ulemânin en şereflilerindendir. Hadîsleri sâdece dinleyen kişi ise hadîs âlimi sayilmaz.

“Fikih ilminden murâd ise; ahkâm-i şer’iyyeyi nass ve istinbât cihetiyle bilmek demektir. Ya’nî şerîatin her bir nev’ìne âit bir kisim ahkâma ma’rifet sâhibi olmaktir. Bunu İbn-i Rif’a soylemiştir. Bu sozden murâdi ise; şerîatin butun bablarindan her bir bâba âit bir kisim ahkâma muttali’ olmaktir. Yoksa ahkâm-i şerîatin bablarindan sâdece bir bâbi bilmek değildir. Meselâ kişi, sâdece hayiz ahkâmini veyâ ferâiz ahkâmini bilmekle fikih âlimi sayilmaz. Şâri’ her ne kadar bunlari ilmin yarisi olarak tesmiye ettiyse de sâdece bu kisimlari bilmekle âlim sayilmazlar.”

İmâm Nevevî’nin yukarida âlim-i şer’ì olarak saymadiği kimselerden “Mukri’” den murâd, Muğni’l Muhtâcin beyânina gore ya Kur’ân’i yuzunden okuyan kimsedir veyâhut rivâyât ve ricâl âlimleridir. Ya’nî hadîslerin ma’nâsini anlamadan sâdece râvîlerini taniyan kişilerdir ki bunlar, sâdece hadîslerin rivâyet yollarini bilen kişiler gibi âlim sayilmazlar. Veyâhut Mukri’den murâd ma’nâya değil de sâdece lafizlara taalluk eden kirâat ilmini bilen kimselerdir ki bunlar da âlim sinifina girmezler.

Edîbten murâd ise nahivciler ve lugatçilerdir. Muabbir’den murâd ru’yâ ta’bîrcileridir. Tabîb’den murâd ise tib fennini iyi bilenlerdir. Muğni’l Muhtâc, Nevevî’nin bu saydiklarina muneccim, matematikçi ve muhendisleri de dâhil etmiştir ki bunlar da şer’ì âlim sayilmazlar. Ayrica lugat, sarf, maânî, beyân, bedi’, arûz, kâfîye, mûsikì ve bunlar gibi ilimleri bilenlerin de âlim sayilamayacağini beyân etmiştir.

Hem İmâm Nevevî yukaridaki cumlesinde ekser ulemâya gore mutekellimlerin, ya’nî kelâmcilarin da âlim sayilmayacağini ifâde etmiştir. İmâm Sibkì bunu şoyle îzâh etmiştir:

“Eğer kelâm ilminden murâd; Allahu Teâlâ’yi ve onun sifatlarini bilmek ve bid’atçilari reddedip sahîh i’tikâdi,  fâsid i’tikâddan ayirt etmek için lâzim olan ilimleri tahsîl etmek ise; bu şer’ì ilimlerin en yukseğidir ve bu ilmin âlimi, âlimlerin en fazîletlisidir. Eğer kelâm ilminden murâd, bu ilimdeki şubhelerle meşgùl olmak ve felsefenin mesleğinde gidip onlarin tartişmalari içinde boğulmak ve zamânini zâyi’ etmek ise ve hattâ bundan ziyâde olarak bid’atçi olup dalâlete da’vetçi olmak ise bu, ilimden ziyâde cehâlet ismine lâyiktir. Ammâ hukemâ ve felsefecilerin mesleğinde giden İlâhiyyât ile alâkali kelâm ise o da usûlu’d-dîn ilminden sayilmaz. Belki o ilmin ekserîsi dalâlet ve felsefedir. Allahu Teâlâ menn u keremiyle bizi muhâfaza etsin. İşte İmâm Şâfiì’nin red ve inkâr ettiği kelâm, şu kisim kelâmdir. Ya’nî felsefe mesleğinde giden kelâmdir. İmâm-i Şâfiì şu kisim kelâm için şoyle demiştir:

“‘Allahu Teâlâ’nin kulunu şirkin hâricindeki cumle gunâhlarin içine atmasi, onu (felsefe mesleğinde giden) kelâm ilmine atmasindan daha hayirlidir’.”

Sibkî ayrica şoyle demiştir:
“Kezâ sûfîler de kelâm ulemâsi gibi şu iki kisma ayrilirlar.”

Şu îzâhtan anlaşiliyor ki, şer’ì ilimler munhasiran Kur’ân ve Hadîs’ten ibârettir. Eğer bir ilim, Kur’ân ve hadîse dayaniyor, ya’nî onlarin ma’nâsini îzâh ediyorsa, Kur’ân ve hadîsin bir nev’ì tefsîri olduğu cihetle o ilim de şer’ì bir ilim sayilir. Kur’ân ve hadîsin ise iki ciheti vardir.

Birincisi: Amelî cihetidir ki, ehl-i sunnet içindeki mezheb imâmlarinin re’yleri, Kur’ân ve Hadîsin bu cihetini tefsîr ve îzâh etmektedir.

İkincisi: Îmânî ve i’tikâdî cihetidir ki, ilm-i usûli’d-dîn ve musbet olan kelâm ve tasavvuf bu ciheti tefsîr ve îzâh etmektedir.

Bu nokta-i nazardan Kur’ân ve hadîsin amelî cihetini tefsîr ve îzâh eden fikih ilmi ile, Kur’ân ve hadîsin îmânî ve i’tikâdî cihetini tefsîr ve îzâh eden ilm-i usûli’d-dîn, musbet ilm-i kelâm ve ilm-i tasavvuf da şer’ì birer ilim sayilirlar. Fakat fikih, kelâm ve tasavvuf gibi ilimlerin şer’ì ilim sayilmalari mutlak değil, ancak Kur’ân ve hadîse uygun olmalari ve Kur’ân ve hadîse birer tefsîr, birer âyine ve birer dellâl hukmunde olmalari şartiyla mukayyeddir. Fikih, kelâm ve tasavvuf içinde, Kur’ân ve hadîse muhâlif olan ve onlara golge ve perde olan, ya’nî cam gibi arkasinda Kur’ân ve hadîsi gostermeyen, ya’nî ehl-i sunnet ve cemâat’e muhâlif olan fikihçilarin, kelâmcilarin ve tasavvufçularin ilimleri, şer’ì birer ilim sayilmazlar. Belki onlar cehâlet, hattâ bid’at ve dalâlettir. Binâenaleyh mes’eleyi şoyle hulâsâ edebiliriz:
Şer’ì olan fikih ilmi, ehl-i sunnet ve cemâatin on iki hak mezhebinin ve şu anda revâçta olan Hanefî, Mâlikî, Şâfiì ve Hanbelî mezheblerinin fikhidir. Bu mezheblerin dâiresi içinde olmak şartiyla bir kimse fikhin her bir bâbina âit kâfî mikdârda ilme sâhib olursa o kişi âlim-i şer’ì sayilir. Bu ehl-i sunnet mezheblerinin hâricinde olan diğer bâtil mezheblerin fikihlari ise ilm-i şer’ì sayilmaz ve o ilmin sâhibleri de âlim-i şer’ì olamazlar. Ancak bid’at ve dalâlet içinde birer fâsik olurlar.

Şer’ì olan kelâm ilmi, ya’nî musbet kelâm ilmi ise, Kur’ân ve hadîse uygun olan ve Kur’ân ve hadîsin îmânî hakìkatlerini tefsîr ve îzâh eden ve felsefeyi kendisine meslek edinmemiş olan kelâm ilmidir. Ya’nî ehl-i sunnet ve cemâatin i’tikâdî mezhebleri olan Mâturîdî ve Eş’arî mezheblerinin, Kur’ân ve hadîsten istihrâc ederek tesbît ettikleri îmânî hakìkatleri, yine Kur’ân ve hadîse istinâd ederek aklî delîllerle isbât eden musbet kelâm ilmi de bir ilm-i şer’ì sayilir. Bu ilmin âlimi de âlim-i şer’ì sayilir. Belki bu ilmin sâhibi, âlimlerin en fazîletlisidir. Fakat kelâm ilmi adi altinda felsefeyi kendisine meslek edinmiş ve felsefenin dustûrlarini kabûl ederek hareket eden ve Kur’ân ve hadîse istinâd etmek yerine, aklina ve felsefeye istinâd eden ve Kur’ân ve hadîsin ma’nâsina kendi aklini ve felsefenin dustûrlarini mihenk yapan tâifelerin kelâm ilimleri ilm-i şer’ì değildir.

Şer’ì olan tasavvuf ilmi ise, ehl-i sunnet ve cemâat içinde olan ve Kur’ân ve hadîsin beyân ettiği îmânî hakìkatlerin inkişâfini kendisine gàye-i maksad edinen ve tarîkati, şerîata hâdim olarak goren tasavvuf ilmi de bir ilm-i şer’ì sayilir. Fakat keşfiyyâtini mutlak doğru olarak goren ve Kur’ân ve hadîsin mîzânina vurmayan, ehl-i sunnetin muhakkìk ulemâsinin dustûrlarina riâyet etmeyen ve şerîati, tarîkata hâdim zanneden tâifelerin tasavvuflari bir ilm-i şer’ì değildir.

İşte şu kàidelere binâen Risâle-i Nûr’un mevki’ini şoyle tesbît edebiliriz:
Risâle-i Nûr, doğrudan doğruya Kur’ân-i Azîmuşşan’in i’caz-i ma’nevîsinden gelen bir tefsîr-i Kur’ânîdir. Kur’ân’i kendisine ustâd telakkì etmiş, butun himmetini Kur’ân’a tevcîh etmiş ve Kur’ân ve hadîsin îmânî hakìkatlerini tefsîr, îzâh ve isbât etmiştir. Bu cihette musbet ilm-i kelâm ve ilm-i tasavvuf içinde bir tecdîd yapmiştir. Şu noktada aslâ felsefeyi kendisine meslek ittihâz etmemiş, belki menfî felsefeyi Kur’ân’in karşisinda bir duşman olarak telakkì etmiş ve Kur’ân’in hazînesinden aldiği ma’nevî burhân silâhlariyla, fen ve felsefeden gelen evhâm ve şubheleri def’ etmeyi kendisine gàye-i maksad yapmiştir.

Bedîuzzamân Hazretleri, eserlerinin hiçbir yerinde ehl-i sunnetin muhakkìk âlimlerinin tesbît ettikleri dustûrlara muhâlefet etmemiştir. Bu hakìkati, ustâd Bedîuzzamân, kendi mesleğini anlatirken şoyle ifâde ediyor:
“Butun bildiği ulûm-i mutenevviayi Kur’ân’in fehmine ve hakíkatlarinin isbâtina basamaklar yaparak hedefini ve gáye-i ilmiyyesini ve netîce-i hayâtini, yalniz Kur’ân bildi. Ve Kur’ân’in i’câz-i ma’nevîsi, ona rehber ve murşîd ve ustâd oldu.”

Hem yine şoyle demiştir:
“Risâletu’n-Nûr sâir te’lîfât gibi ulûm ve funûndan ve başka kitâblardan alinmamiş. Kur’ân’dan başka me’hazi yok, Kur’ân’dan başka ustâdi yok, Kur’ân’dan başka mercii yoktur. Te’lîf olduğu vakit hiçbir kitâb muellifinin yaninda bulunmuyordu. Doğrudan doğruya Kur’ân’in feyzinden mulhemdir ve semâ-i Kur’ânîden ve âyâtinin nucûmundan, yildizlarindan iniyor, nuzûl ediyor.”

ustâd Hazretlerinin burada ve sâir eserlerdeki “Risâle-i Nûr’un Kur’ân’dan başka mercii yoktur” ve “Ne şarkin ulûmundan ve ne de garbin funûndan alinmamiştir” gibi ifâdelerinin ma’nâsi şudur:

Risâle-i Nûr, şarkin ulûmundan ya’nî kelâm ve tasavvuftan alinmadiği gibi; garbin funûnundan ya’nî felsefeden de alinmamiştir. Doğrudan doğruya Kur’ân-i Hakîm’in i’câz-i ma’nevîsinden gelen ve ilhâm ve istihrâcla yazilmiş bir tefsîr-i Kur’ânîdir.

Risâle-i Nûr, kelâm ve tasavvufta tecdîdât yaparak, felsefeyi de çuruterek doğrudan doğruya Kur’ânî bir tarz ve metod ta’kíb etmek sûretiyle ilim içinde hakìkate yol açan yuksek ve ma’nevî bir tefsîr-i Kur’ânîdir.

Risâle-i Nûr, bu asrin ihtiyâcina cevâb verecek şekilde yazilan, yeni ve mustakil bir uslûbla kaleme alinan zâhir ve bâtinin memzûcu bir tefsîr-i Kur’ânîdir.

Risâle-i Nûr, hakàik-i îmâniyye cihetinde kelâm ve tasavvuf ilimlerine ihtiyâc birakmiyor. Zîrâ hakàik-i îmâniyyenin aklî delîllerle isbâti husûsunda kelâm ilminin serdettiği delîllere bedel; Risâle-i Nûr daha kuvvetli delîller serdeder. Tasavvuftaki imkân âleminin keşfinden sonra vucûb âlemini keşfetmeye bedel; Risâle-i Nûr, âlem-i imkânla âlem-i vucûbu berâber ders verir. Ya’nî her bir eserde butun âsâri, her bir fiilde butun ef’âli, her bir isimde butun esmâyi gosterir. Boylece tasavvufun en son mertebesinde elde edilebilen hakàiki ve keşfiyyâti, Risâle-i Nûr ilk derste verir ve akil ile kalbi birleştirir.

Risâle-i Nûr, tasavvuf ve kelâm ilimlerinde tecdîdât yapmiş, bu ilimleri Kur’ânî bir hâle getirmiş, asrin anlayişina gore îzâh etmiş ve Kur’ân’a bağlamiştir. Ya’nî tasavvuf ve kelâm ilimleri, her ne kadar Kur’ândan alinmişsa da, zamânla aslini kaybederek başka bir şekle donuştuğunden ustâd Bedîuzzamân Hazretleri asrin muceddidi olmasi hasebiyle tasavvuf ve kelâmda tecdîdât yaparak Kur’ânî bir şekil kazandirmiştir.
Risâle-i Nûr, hakáik-i îmâniyye ve İslâmiyyeyi isbât etmek noktasinda kelâm ilmine; keşfiyyât noktasinda da tasavvufa ihtiyâc birakmamiştir.

Hem Risâle-i Nûr, bâtil efkârini nazara vermeden felsefeyi de çurutmuştur. Bu hakìkat Reddu’l-Evhâm-3 isimli eserde îzâh edildiğinden oraya murâcaat edilsin.

Mâdem hakìkat budur. O halde Risâle-i Nûr’daki ilm-i hakìkat dahi, Kur’ân’a istinâd ettiği ve Kur’ân’in ma’nevî bir tefsîri olduğu cihetle bir ilm-i şer’ìdir. Belki îmâna taalluk ettiği için ilimlerin şâhi ve pâdişâhidir. Binâenaleyh Risâle-i Nûr’u, Kur’ân-i Hakîm’in îmânî hakìkatlerinin tefsîri olduğu cihetle okuyan ve anlayan bir kişi, ya’nî Risâle-i Nûr’un vâsitasiyla Kur’ân-i Hakîm’in dâire-i kudsiyyesine giren ve Kur’ân ve hadîsi anlamaya muvaffak olan bir kişi, elbette bir âlim-i şer’ì sayilir.

Ancak burada gàyet ehemmiyyetli ve dikkatten kaçirilmamasi gereken bir mes’ele vardir. O da şudur ki:
Risâle-i Nûr’u okuyan kişinin okuduğu ilmin bir ilm-i şer’ì sayilmasi ve kudsiyyet kazanmasi için; Risâle-i Nûr’u, Kur’ân’in bir tefsîri niyyetiyle okumasi ve okurken “ustâd ne diyor?” diye değil, “Kur’ân ne diyor?” diye bakmasi ve Risâle-i Nûr’da anlatilan hakìkatleri Kur’ân’in içinde gormesi lâzimdir. Yoksa Risâle-i Nûr onun gozunde Kur’ân’dan ayri mustakil bir tasnîfât hukmune geçer ve o ma’lûmât kudsiyyetini yitirir. Binâenaleyh, Risâle-i Nûr şâkirdinin okuduğu ilmin bir ilm-i şer’ì olmasi iki noktaya mutevakkiftir:

Birincisi: Risâle-i Nûr’u okurken, onun Kur’ân ve hadîsin bir tefsîri olduğunu bilip Risâle-i Nûr vâsitasiyla Kur’ân ve hadîsi anlamak niyyetiyle ve bu tarz-i nazar ile okumasi lâzimdir.

İkincisi: Risâle-i Nûr’da anlatilan hakìkatleri Kur’ân’da gorebilmesi için Kur’ân ve onun tefsîri olan hadîs-i şerîfleri kâfî mikdârda bilmesi lâzimdir.

Bu hakìkati İmâm-i Şa’rânî, ustâdi olan Aliyy’ul Havas’tan naklediyor ki; Aliyy’ul Havas şoyle demiş:
“Âlim, diğer zamânlardaki muctehidlerin ve mukallidlerin kavillerini Kitâb ve Sunnetle karşilaştirip her bir kavlin menşeini bilmeyince bize gore onun ilimdeki makàmi kâmil olmaz. Bilince de işte burada avam mertebesinden çikar ve âlim ismine hak kazanir. İlm-i billâh sâhibi âlimler için ilk makàm burasidir. Sonra buradan derece derece yukselir, hattâ Kur’ân-i Kerîm’in butun hukumlerini ve edeblerini Fâtihâ sûresinden çikarir. Meselâ namazda Fâtihâ’yi okumakla Kur’ân’in butun ma’nâsini bu sûre ile anladiğindan, kendisi Kur’ân’i hatmeden kişi gibi sevâb alir. Sonra buradan da yukselir ve Kur’ân’in ve şerîatin butun hukumlerini, muctehidlerin ve kiyâmete kadar onlarin mezheblerindeki âlimlerin butun sozlerini, dilediği her hangi bir harften çikarir. Sonra buradan daha ileri ve kâmil bir dereceye yukselir. Bize gore kâmil âlim işte budur.”

ustâd Bedîuzzamân’da şerîat kitâblarini okuyanlarin, o kitâblari Kur’ân’in ne dediğini anlamak için okumasi gerektiğini, yoksa o âlimin ne dediğini anlamak niyyetiyle okunmamasi gerektiğini şoyle ifâde etmiştir:
“Şerîat kitâblari, birer şeffâf cam mâhiyyetinde olmak lâzim gelirken, murûr-i zamânla, mukallitlerin hatâsi yuzunden paslanip hicâb olmuşlardir. Evet, bu kitâblar, Kur’ân’a tefsîr olmak lâzimken, başli başina tasnîfât hukmune geçmişlerdir.”

Hem yine şoyle demektedir:
“Meselâ, bir adam İbn-i Hacer’e nazar ettiği vakit, Kur’ân’i anlamak ve Kur’ân’in ne dediğini oğrenmek maksadiyla nazar etmeli. Yoksa, İbn-i Hacer’in ne dediğini anlamak maksadiyla değil.”

ustâd’in beyân buyurduğu bu kàide, elbette Risâle-i Nûr için de geçerlidir. Risâle-i Nûr’u okuyan kişi Bedîuzzamân’in ne dediğini anlamak için değil, Kur’ân’in ne dediğini anlamak için okumalidir. Fakat sâdece boyle bir niyyeti taşimasi da kâfî değildir. Elbette Risâle-i Nûr’da anlatilan hakìkatlerin Kur’ân’in hakìkatleri olduğunu bilmek ve onlari Kur’ân ve onun tefsîri olan hadîslerde gorebilmek için Kur’ân ve hadîsi okumak ve onlari kâfî derecede bilmek ve bunlar için lâzim olan ba’zi ilimlere de muttali’ olmak lâzimdir. Yoksa mucerred niyyet, bu maksûda ulaşmak için kâfî değildir.

İşte eğer Risâle-i Nûr’u okuyan kişi, yukarida zikrettiğimiz iki dustûra riâyet ederse, ya’nî Kur’ân ve hadîsi okur ve onlarda kâfî mikdârda bir ilme sâhib olursa ve Risâle-i Nûr’u Kur’ân ve hadîsi anlamak niyyetiyle okursa, Cenâb-i Hakk’in tevfîk ve inâyetiyle Kur’ân ve hadîsin sirlari ona açilir, musbet kelâm ve tasavvuf ilimlerinin pek fevkinde hakìkat ilmine giden bir yolu, belki onlardan çok daha kisa ve selâmetli ve çok daha yuksek bir caddeyi Kur’ân’in içinde bulur ve o cadde-yi Kur’âniyyede giderek hakìkate, ya’nî ma’rifetullaha ve ilm-i billâh’a ve butun îmân hakìkatlerinin inkişâfi mertebesine ulaşir. Risâle-i Nûr’un erkânindan Haci Hulûsî Bey, Hoca Sabri, Mehmed Feyzi Efendi gibi zevât-i âliye, şu mertebe-i ulyâya ulaşan Risâle-i Nûr talebelerindendir.

İşte şu mertebeye ulaşan bir kişi, elbette bir âlim-i şer’ì sayilir. Hattâ îmân ilminde âlim olan bir kişi, âlimlerin en fazîletlisidir. Hattâ şoyle de denilebilir ki, şu ilm-i hakìkatte âlim olmayan kişi hakìkì âlim de sayilmaz. Ya’nî ilm-i hakìkat –ki Kur’ân-i Mu’ciz’ul Beyân’in kudsi dersleriyle, başta Allah’i butun esmâ ve sifatiyla bilmek ve sonra butun îmânî hakìkatlerinde inkişâf edip yakîn mertebesine ulaşma ilmi– ilimlerin en fazîletlisi olmakla berâber hakìkì ilim de budur. Bu ilme sâhib olmayan kişi, başka husûslarda ne kadar ma’lûmât sâhibi olursa olsun âlim sayilmaz. Bu hakìkati, İmâm-i Gazâlî gàyet tafsîlâtli bir sûrette îzâh etmiştir. Ezcumle: Huccetu’l-İslâm İmâm Gazâlî, ba’zi kelimelerin zamân içinde ma’nâlarinin tahrîf edildiğinden bahsederken “fikih” ve “ilim” kelimelerinin asr-i saàdette nasil telakkì edildiğini ve sonraki zamânlarda bu kelimelerin ma’nâlarinin nasil değiştirildiğini anlatirken şoyle demiştir:
“Birinci lafiz: Fikihtir. Bu lafizda tahsîs ile tasarruf etmişler. Yoksa nakil ve tahvîl ile, ya’nî başka ma’nâlara kaydirarak tasarruf etmemişler. Bu kelimeyi, fetvâlardaki garîb furûâtin bilinmesi, dakìk illetlere vukùfiyyet ve bu husûstaki kelâmi çoğaltmak ve bunlarla alâkali mes’eleleri ezberlemek ma’nâsina tahsîs etmişlerdir. Kim bu mes’elelerin derinliğine dalmişsa ve bunlarla daha çok meşgùl ise “İşte en fakìh budur.” denilmiştir.

“Birinci asirda ise fikih kelimesi mutlak olarak, âhiret yolunun ilmi, nefsin âfetleri ve amellerin mufsidâtini bilmek ve dunyânin hakàretini ihâtâdaki kuvvet ve âhiret ni’metlerini bilmekteki şiddet ve kalbe Allah korkusunun istîlâsi ma’nâsinda kullanilirdi. Allah Teâlâ’nin şu kelâmi buna delâlet etmektedir:

وَمَا كَانَ الْمُؤْمِنُونَ لِيَنفِرُواْ كَآفَّةً فَلَوْلاَ نَفَرَ مِن كُلِّ فِرْقَةٍ مِّنْهُمْ طَآئِفَةٌ لِّيَتَفَقَّهُواْ فِي الدِّينِ وَلِيُنذِرُواْ قَوْمَهُمْ إِذَا رَجَعُواْ إِلَيْهِمْ لَعَلَّهُمْ يَحْذَرُونَ

“Mu’minlerin hepsinin topyekûn savaşa çikmalari uygun değildir. O hâlde onlarin buyuk cemâat ve kabîlelerinden bir tâife savaşa gitmeli, bir tâife de dîn ve şerîat ilimlerini iyice oğrenip fikih sâhibi olmalari ve kavimleri savaştan donup kendilerine (memleketlerine) dondukleri zamân, onlari Allah’in azâbiyla korkutmalari için gitmeyip kalmalidirlar. Olur ki, bu sûretle mu’minler şerîata muhâlif hareketlerden kaçinirlar.”

“İşte bu âyet delâlet ediyor ki, kendisiyle insânlarin inzâr edilip korkutulmasini netîce veren ilme fikih denilir.”

“İkinci lafiz: İlimdir. Bu lafiz, asr-i saàdette Allah’i ve O’nun âyetlerini bilmek ve Allah’in kullarinda ve mahlûkàtinda tecellî eden fiillerini bilmek ma’nâsina itlâk edilirdi. Hattâ Hazret-i omer (ra) vefât ettiği zamân İbn Mes’ûd (ra) ‘İlmin onda dokuzu oldu.’ demişti. Hem bunu derken ilim kelimesini harf-i ta’rîf ile ma’rifeli soyleyip, sonra bu kelimeyi ilm-i billâh, ya’nî Allahu Teâlâ’yi bilmek ma’nâsinda tefsîr etmişti.”

Hem İmâm Gazâlî şoyle demiş:
“İlmin fazîletleri hakkinda vârid olan haberlerin ekserîsi, Allahu Teâlâ’yi ve O’nun ahkâmini, fiillerini ve sifatlarini bilmek hakkindadir. Fakat bu ilim kelimesi şu anda, hilâfî mes’elelerdeki cedeller hâricinde şer’ì ilimlerden hiçbir şey bilmeyen kimselere de itlâk edilmektedir.  O kimseler, tefsîr, hadîs ve ilm-i mezheb gibi ilimlerde câhil olduklari halde fuhûl-i ulemâdan addedilmektedirler. Bu hâl ise; ilmi taleb eden pek çok kimsenin helâkine sebeb olmuştur.”

İmâm-i Gazâlî yine ayni eserinde şunlari beyân etmektedir:
“Ebûbekir Siddik (ra)’in butun insânlardan ustun olmasi, çok oruç tutmak, çok namaz kilmak, çok hadîs rivâyet etmek, çok fetvâ vermek veyâ kelâm ilminin çok olmasindan değil, belki Seyyidu’l-Murselîn (asm)’in şehâdet ettiği gibi onun sadrinda yerleşen bir sirdan dolayidir. İşte senin talebde hirsin bu sirra olsun. Bu sirri tahsîl etmekte hirs goster. Cevher-i nefîs ve dur-ri meknûn bu sirdir.”

“Hazret-i omer vefât ettiği zamân İbn Mes’ûd şoyle buyurdu: ‘İlmin onda dokuzu oldu’ Bunun uzerine İbn Mes’ûd’a şoyle soruldu: ‘Sahâbe-i Kirâmin buyukleri hayâtta iken, sen bu sozu nasil soylersin?’ O şoyle cevâb verdi:  ‘Ben fetvâ ve ahkâm ilmini kastetmedim. Benim murâdim, ilm-i billâh’tir, ya’nî Allah’i bilmektir.”
İşte Huccetu’l-İslâm İmâm-i Gazâlî’nin soylediği gibi butun ulemâ-yi İslâm ittifâk etmişlerdir ki; ilimlerin en fazîletlisi, Risâle-i Nûr’un mesleği olan ve fikh-i ekber diye tesmiye edilen îmân ilmidir. Bu husûsu Kur’ân-i Hakîm pek çok âyetlerde beyân etmiştir. Ezcumle şu âyet-i kerîme de bu husûsta en açik bir delîldir:

أَلَمْ تَرَ أَنَّ اللهَ أَنزَلَ مِنَ السَّمَاء مَاء فَأَخْرَجْنَا بِهِ ثَمَرَاتٍ مُّخْتَلِفًا أَلْوَانُهَا وَمِنَ الْجِبَالِ جُدَدٌ بِيضٌ وَحُمْرٌ مُّخْتَلِفٌ أَلْوَانُهَا وَغَرَابِيبُ سُودٌ وَمِنَ النَّاسِ وَالدَّوَابِّ وَالْأَنْعَامِ مُخْتَلِفٌ أَلْوَانُهُ كَذَلِكَ إِنَّمَا يَخْشَى اللَّهَ مِنْ عِبَادِهِ الْعُلَمَاء إِنَّ اللهَ عَزِيزٌ غَفُورٌ

“Habibim! Sen gormedin mi? Allahu Teâlâ, semâdan yağmur sularini inzâl etti. Binâenaleyh; biz o su sebebiyle renkleri muhtelîf meyveler çikardik. Dağlarda da beyâz, kirmizi ve siyâh, muhtelîf renklerde yollar vardir. İnsânlardan ve mutlaka yerde yuruyen hayvânâttan, hayvânât içinde insânlarla ulfet eden deve, koyun, siğir gibi hayvânât-i ehliyeden de meyveler ve dağlar gibi renkleri başka başka nev’ìler, cinsler, siniflar ve efrâd halk ettik ki hiç birisi diğerine benzemediği gibi ahlâk, meşreb ve yaşayiş tarzlari dahi başka başkadir. Bunlarin cumlesi, kudretimize ve fâil-i muhtâr olduğumuza delâlet eder. “Allah’in kullari içinde Allah’dan korkanlar ancak, bu zikredilen delîllere nazar edip, bu delîller vâsitasiyla, her şeyde tasarruf eden Allahu Teâlâ’nin vahdâniyyetini ve onun esmâ ve sifatini bilen ve onun azamet ve kibriyâsini ve kahr u gazâbini lâyikiyla derkeden âlimlerdir. Zîrâ; Allahu Teâlâ mulkunde gàlib ve istediği kimsenin kusûrunu mağfiret eder, isterse kusûr sâhibine azâb eder.”

İşte şu âyet-i kerîmede Cenâb-i Hak, san’atinin bir kisim eserlerini nazara gosterip, onlarla vahdâniyyetini, irâde ve kudretini, hikmet ve rahmetini isbât ettikten sonra, “Allah’tan ancak âlim olan kullari korkar” buyurmakla gosteriyor ki ilim, Kur’ân’in nazarinda Allah’i ve O’nun esmâ ve sifatini hakkiyla bilmektir. Allahu Teâlâ’yi Kur’ân’in tavsîf ettiği gibi butun esmâ ve sifatiyla bilmeyen kişi, ne kadar ma’lûmât sâhibi olsa da âlim sayilmaz. Belki cehâlet unvâni ona daha lâyiktir.

Hem yine bu âyet gosteriyor ki ilim, insânin Allah’tan korkmasini artiran şeydir. Hangi ilim ki insânin haşyetini artirmiyorsa ve Allah’in azametini bilmeyi ziyâdeleştirmiyor ve onun emir ve yasaklarina riâyeti artirmiyorsa o bilgi ilim değil, cehâlettir. İnsâni Allah’a yaklaştirmayan her bilgi, onu Allah’tan uzaklaştirir.
Allah Resûlu’nun fâidesiz ilimden Allah’a siğinmasi, bunu isbât etmektedir. Fâide veren ilim, bu âyetin delâletiyle insâna Allah’in azamet ve kibriyâsini bildirip Allah’tan korkmayi artiran ve onun emir ve yasaklarina itâati ziyâde eden ilimdir. Eğer bir ilim bu fâideyi vermiyorsa, o halde mutlaka zarârlidir. Evet, ba’zi şeyler vardir ki fâidesi yoksa da zarâri da yoktur. Fakat ilim oyle değildir. Fâidesi yoksa illâ ki zarâri vardir. İlmin fâidesi ise zikrettiğimiz gibi, insânin Allah’tan korkmasini ve O’nun emir ve yasaklarina itâatini artirmasidir. Eğer ilim bu fâideyi vermiyorsa mutlaka zarârlidir. İşte Resûl-i Ekrem (asm)’in fâidesiz ilimden Allah’a siğinmasi, buna işâret etmektedir.

Hem insân, Allah’tan gayri eşyâda, bilmediği şeyden korkar. Fakat bu âyet gosteriyor ki; insân, Allah’i bildiği derecede ondan korkar. Allah’i tanimayan insân, ondan korkmaz ve ona itâat etmez. Çunku Cenâb-i Hak, bizâtihî ve bihakkin azamet ve kibriyâ sâhibidir. Fakat mahlûkàt, hakìkat noktasinda azamet ve kibriyâ sâhibi değildirler.;

Belki sun’ì ve yalanci tavirlarla kendilerinde bir azamet ve kemâlât varmiş gibi gosterirler. Onlari tanimayan ve hakìkì mâhiyyetini bilmeyen gàfil insânlar da zâhire bakarak onlarda bir azamet var olduğunu tevehhum ederler. Ne zamân onlari taNisâ ve hakìkì mâhiyyetlerini derk etse, onlarin da kendisi gibi âciz ve muhtâc birer mahlûk olduklarini anlar ve onlardan korkusu zâil olur. Fakat Cenâb-i Hak, bihakkin azamet ve kibriyâ sâhibi olduğu için O’nu tanidikça haşyeti artmaya başlar.

İşte şu âyet-i kerîme, daha bunlar gibi pek çok hakìkati ders vermekte ve insânlari kâinâttaki eserlere bakip, arkasinda tecellî eden ef’âl, esmâ ve sifat-i İlâhiyyeyi gormeyi ve vahdâniyyet dâiresinde Cenâb-i Hakk’in azamet ve kibriyâsini bilip, ondan korkup, emir ve yasaklarina itâat etmeyi emretmektedir. Risâle-i Nûr da bu meslekte gidip mahlûkàttaki tefekkur netîcesinde Cenâb-i Hakk’in esmâ ve sifatlarini isbât etmiş ve şu ilm-i hakìkatte musbet kelâm ve tasavvufun pek fevkinde Kur’ânî bir yolu gostermiştir. Şu yol, aslâ ustâd Bedîuzzamân’in fikrinden ve karîhasindan çikmiş felsefî bir yol değil, belki Kur’ân-i Hakîm’in âyetlerinin gosterdiği bir cadde-i kubrâdir.

ustâd Hazretleri bu hakìkati, Muhyiddin-i Arabî’nin Fahreddin Râzî’ye yazdiği bir mektûbda dediği “Allah’i bilmek, varliğini bilmenin gayridir” sozunun ma’nâsini anlatirken ifâde etmiş ve Risâle-i Nûr’un Kur’ân’dan alarak gosterdiği meslekte elde edilen ma’rifetin, musbet ilm-i kelâm ve tasavvuf vâsitasiyla elde edilen ma’rifetten çok daha yuksek olduğunu ve daha kisa bir zamânda tahsîl edildiğini şu sozleriyle beyân etmiştir:

“Hem, Muhyiddin-i Arabî’nin nazarina Fahreddin Râzî’nin ilm-i kelâm vâsitasiyla aldiği ma’rifetullah ne kadar noksan goruluyor. oyle de, tasavvuf mesleğiyle alinan ma’rifet dahi, Kur’ân-i Hakîmden doğrudan doğruya, verâset-i nubuvvet sirriyla alinan ma’rifete nisbeten o kadar noksandir. Çunku, Muhyiddin-i Arabî mesleği, huzûr-i dâimîyi kazanmak için Lâ mevcûde illâ Hû deyip, kâinâtin vucûdunu inkâr edecek bir tarza kadar gelmiş. Ve sâirleri ise, yine huzûr-i dâimîyi kazanmak için, Lâ meşhûde illâ Hû deyip kâinâti nisyân-i mutlak altina almak gibi acîb bir tarza girmişler.

“Kur’ân-i Hakîmden alinan ma’rifet ise, huzûr-i dâimîyi vermekle berâber, ne kâinâti mahkûm-i adem eder, ne de nisyân-i mutlakta hapseder. Belki, başibozukluktan çikarip Cenâb-i Hak nâmina istihdâm eder; herşey mir’ât-i ma’rifet olur. Sâdî-i Şirazî’nin dediği gibi,

َرْ نَظَرِ هُو شِيَارْهَرْ وَرَقِى دَفْتَرِيسْت اَزْ مَعْرِفَتِ  ِكرْدِ  َكارْ

herşeyde Cenâb-i Hakk’in ma’rifetine bir pencere açar.
“Ba’zi Sozlerde ulemâ-i ilm-i kelâmin mesleğiyle, Kur’ân’dan alinan minhâc-i hakìkìnin farklari hakkinda şoyle bir temsîl soylemişiz ki:

“Meselâ, bir su getirmek için, ba’zilari kungân (su borusu) ile uzak yerden, dağlar altinda kazar, su getirir. Bir kisim da, her yerde kuyu kazar, su çikarir. Birinci kisim çok zahmetlidir, tikanir, kesilir. Fakat her yerde kuyulari kazip su çikarmaya ehil olanlar, zahmetsiz herbir yerde suyu bulduklari gibi, aynen oyle de:

“Ulemâ-i ilm-i kelâm, esbâbi, nihâyet-i âlemde teselsul ve devrin muhâliyyetiyle kesip, sonra Vâcibu’l-Vucûdun vucûdunu onunla isbât ediyorlar. Uzun bir yolda gidiliyor. Ammâ Kur’ân-i Hakîmin minhâc-i hakìkìsi ise, her yerde suyu buluyor, çikariyor. Herbir âyeti, birer asâ-yi Mûsâ gibi, nereye vursa âb-i hayât fişkirtiyor.

َ فِى كُلِّ شَيْءٍ لَهُ آيَةٌ تَدُلُّ عَلَى اَنَّهُ وَاحِدٌ dustûrunu herşeye okutturuyor.

“Hem îmân yalniz ilim ile değil; îmânda çok letâifin hisseleri var. Nasil ki, bir yemek mi’deye girse, o yemek muhtelîf âsâba, muhtelîf bir sûrette inkisâm edip tevzî’ olunuyor. İlimle gelen mesâil-i îmâniyye dahi, akil mi’desine girdikten sonra, derecâta gore rûh, kalb, sir, nefis, ve hâkezâ, letâif kendine gore birer hisse alir, masseder. Eğer onlarin hissesi olmazsa noksandir. İşte, Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî’ye bu noktayi ihtâr ediyor.”

Evet Risâle-i Nûr’un gosterdiği cadde-i Kur’âniyye, musbet ilm-i kelâm ve ilm-i tasavvufun pek fevkinde bir ma’rifet ve huzûr verdiği gibi, şu cadde-i Kur’âniyye onlardan çok daha kisâdir.  ustâd Hazretleri bunu şu sozleriyle ifâde etmiştir:
“Eski Said’in, on beş yaşinda iken medrese usûlunce on beş senede okunan ilmi, on beş haftada okumaya inâyet-i İlâhiyye ile muvaffak olmasi gibi, rahmet-i Rabbâniyye ile, Risâle-i Nûr dahi, ilm-i hakìkatte ve îmâniyyede on beş seneye mukàbil, bu medresesiz zamânda on beş hafta kâfî geldiğini, bu on beş senede belki on beş bin adam kendi tecrubeleriyle tasdîk ediyorlar.”

“Kat’î ve çok tecrubelerle anlaşilmiş ki, îmâni kurtarmak ve kuvvetlendirmek ve tahkìkî yapmanin en kisa ve en kolay yolu Risâletu’n-Nûr’dadir. Evet, on beş sene yerine on beş haftada Risâletu’n-Nûr o yolu kestirir, îmân-i hakìkìye îsâl eder.”

“Eskiden kirk gunden tut, tâ kirk seneye kadar bir seyr u sulûk ile ba’zi hakàik-i îmâniyyeye ancak çikilabilirdi. Şimdi ise, Cenâb-i Hakkin rahmetiyle, kirk dakìkada o hakàike çikilacak bir yol bulunsa, o yola karşi lâkayt kalmak elbette kâr-i akil değil. İşte, otuz uç âdet Sozler, boyle Kur’ânî bir yolu açtiğini, dikkatle okuyanlar hukmediyorlar.”

ustâd Hazretlerinin ifâde ettiği gibi medreselerde on beş senede okunan âlet ilimlerinin netîcesinde ulaşilan âlî ilimlere, ya’nî îmânî ilimlere Risâle-i Nûr’un gosterdiği Kur’ânî yol ile on beş haftada ulaşmak mumkundur. Hem tasavvufta kirk gunden tâ kirk seneye kadar bir seyr u sulûk ile çikilabilen hakàik-i îmâniyyeye kirk dakìkada Risâle-i Nûr’daki cadde-i Kur’âniyye ile çikmak mumkundur. Fakat burada dikkatten çikarilmamasi gereken iki husûs vardir:

Birincisi: Daha evvel de beyân ettiğimiz gibi, Risâle-i Nûr’un verdiği ilim, âlet ilimlerinin netîcesi olan ve musbet kelâm ve tasavvuf ilimlerinin gàyesi olan ilm-i hakìkattir. Ya’nî îmânî hakìkatleri vuzûh ve yakìn ile bilmek demektir. Yoksa Risâle-i Nûr, butun şer’ì ilimleri ve âlet ilimlerini de ders veriyor demek değildir. Veyâhut –hâşâ– Risâle-i Nûr’u okuyan kişinin diğer ilimleri tahsîl etmesine gerek yoktur ma’nâsinda da değildir. Belki Risâle-i Nûr, musbet ilm-i kelâm ve ilm-i tasavvufun mevzû’u ve âlet ilimlerinin de gàye-i maksadi olan hakàik-i îmâniyyenin isbâti ve boylelikle yakìn mertebesine ve huzûr makàmina ulaşmak husûsunda çok daha kisa ve yuksek bir yol gosteriyor demektir. Şu hakìkat, Reddu’l-Evhâm-3 isimli eserde ustâd Hazretlerinin “Risâle-i Nûr, hakàik-i İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfîdir” sozunun şerhinde geniş bir sûrette delîlleriyle îzâh edilmiştir. Oraya murâcaat edilsin.

İkincisi: Risâle-i Nûr’da gosterilen şu yol, Kur’ânî bir yoldur ve Risâle-i Nûr, Kur’ân’in bir ma’nevî tefsîridir. Binâenaleyh Kur’ân’i ve hadîsi bilmeyen ve okumayan kişilerin şu ilm-i hakìkate ulaşmasi mumkun olmadiği gibi, tahsîl ettiği ilmin de ilm-i şer’ì olmasi mumkun değildir.
İşte buraya kadar yaptiğimiz tahkìkâtin netîcesi şudur ki; şer’ì ilimler, Kur’ân ve hadîsten ibârettir. Kur’ân ve hadîsin ma’nâ ve esrârini gosteren fikih, musbet kelâm ve tasavvuf da bu cihetten birer şer’ì ilim sayilirlar. Risâle-i Nûr dahi Kur’ân-i Azîmuşşân’in bir tefsîr-i ma’nevîsi olmak cihetiyle ondaki ilm-i hakìkat ve îmân ilmi de şer’ì bir ilimdir. Buna binâen Kur’ân ve hadîsi bilen ve Risâle-i Nûr’u da Kur’ân ve hadîsin ma’nâsini anlamak için okuyan ve okuduğunu da anlayan ve kabûl eden bir kişi, onun vâsitasiyla ilm-i hakìkat denilen ilimlerin en şereflisine ulaşabilir ve hakìkatli bir âlim olabilir ve âyât ve ehâdîs-i Nebeviyyede vârid olan ilmin fazîletlerine sâhib olabilir. Evet, İmâm-i Gazâlî’nin yukaridaki ifâdesinde de dediği gibi: “İlmin fazîletleri hakkinda vârid olan haberlerin ekserîsi Allahu Teâlâ’yi ve O’nun ahkâmini, fiillerini ve sifatlarini bilmek hakkindadir.”   İşte ustâd Hazretleri bu sirra binâen Yirmi Birinci Lem’ada “Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamânin muhim, hakìkatli bir âlimi olabilir” demiştir.

Şu tahkìkâttan sonra ustâd Hazretlerinin “Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamânin muhim, hakìkatli bir âlimi olabilir” sozunu tahlîl edebiliriz.

Evet, ustâd Hazretlerinin dediği, ayn-i hak ve mahz-i hakìkattir. Fakat dikkat edilirse bu cumlede dokuz tâne kaydin var olduğu gorulecektir. Bu kayidlardan aslâ sarf-i nazar edilmemelidir.

Birincisi: Burada en ehemmiyyetli kayid, yukaridaki tahkìkâtta da îzâh ettiğimiz uzere, Risâle-i Nûr’u okuyan kişinin tahsîl ettiği ilmin kudsiyyet kazanmasi ve bir ilm-i şer’ì olabilmesi için, Kur’ân ve Hadîsi kâfî mikdârda bilmesi lâzimdir. Ta ki Risâle-i Nûr’da anlatilan hakìkatlerin Kur’ân ve hadîsin hakìkatleri olduğunu anlayip, o hakìkatleri Kur’ân ve hadîsin içinde gorebilsin. Hem Risâle-i Nûr’u okurken bu niyyetle, ya’nî Kur’ân ve hadîsin ma’nâlarini anlamak niyyetiyle okumasi lâzimdir.

İkincisi: “Bir sene” kaydidir. Demek Risâle-i Nûr’u okuyan kişinin ilm-i hakìkate ulaşip âlim-i şer’ì olabilmesi için, bu eserleri bir sene devâmli sûrette okumasi lâzimdir. Ya’nî bir sene hayâtini bu ilmi tahsîle vakfetmesi ve gàye-i hayât edinmesi lâzimdir. Yoksa gunde bir veyâ iki saat okumakla Risâle-i Nûr’daki ilm-i hakìkate ulaşamaz.
Hem bu bir sene muddeti de okuyucunun kàbiliyyeti şartiyla mukayyeddir. Bu muddet kimine daha az, kimine ise daha fazla olabilir. ustâd Hazretleri burada vasat kismini tercîh etmiştir.

uçuncusu: “Anlayarak” kaydidir. Ya’nî ulûm-i zâhiriyye ve bâtiniyyeyi elde edip ehl-i sunnet ve’l-cemâat inanci dâhilinde murâd-i ustâdâneye muvâfik olarak Risâle-i Nûr’u anlamaktir.
Demek Risâle-i Nûr’u okuyan kişinin ilm-i hakìkate ulaşip âlim-i şer’ì olabilmesi için, bu eserleri bir sene devâmli sûrette okumakla berâber, anlayarak okumasi lâzimdir. Risâle-i Nûr’u gazete gibi okuyan hakìkatli bir âlim olamaz. Bu sirra binâen Bedîuzzamân Hazretleri: “Gazete gibi okumayiniz”   emir buyurmuştur.

Hem Risâle-i Nûr’u anlamak için, aklen ve kalben tekemmul etmekle berâber, başta Kur’ân ve Hadîs olmak uzere tefsîr, usûl-i fikih, usûl-i kelâm, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat, mantik ve munâzara gibi pek çok ulûm-i dîniyyeyi kâfî mikdârda bilmek lâzimdir. Eğer bu ilimleri kâfî mikdârda bilmez ise Risâle-i Nûr’u da hakkiyla anlayamaz. Zîrâ Risâle-i Nûr’daki cumleler, Kur’ân, hadîs, tefsîr, usûl-i fikih, usûl-i kelâm, tasavvuf, Arapça, bedi’, beyân, meânî, belâğat, mantik ve munâzara gibi ilimlere gore tanzîm edilmiştir. ustâd Bedîuzzamân Hazretleri, Risâle-i Nûr eserlerini yazdiği sirada doksan cilt kitâbi ezbere biliyordu. Risâle-i Nûr eserlerini, hâfizasinda bulunan o ilimlerin usûl ve esâslarina gore kaleme almiştir. Dolayisiyla o ilimler kâfî mikdârda bilinmeden ustâd Hazretlerinin o cumlelerden murâdi ne olduğu tam anlaşilamaz.
Bu mes’ele Reddu’l-Evhâm-3 isimli eserde tafsîlâtiyla îzâh edilmiştir. Oraya murâcaat edilsin.

Dorduncusu: “Kabûl ederek” kaydidir. Ya’nî Risâle-i Nûr’u, Kur’ân’in tefsîri niyyetiyle istifâde etmek için okumak; hakìkatlerine teslîm olmak ve tenkîd nazariyla bakmamaktir.

Demek Risâle-i Nûr’u okuyan kişinin ilm-i hakìkate ulaşip âlim-i şer’ì olabilmesi için, bu eserleri bir sene devâmli sûrette anlayarak okumakla berâber, kabûl etmesi de lâzimdir. Ya’nî bîtarafâne değil, teslîmiyyetle okuyacak ve Risâle-i Nûr’da anlatilan o Kur’ânî hakìkatleri aynen kabûl edip, oylece îmân edecektir. Yoksa o bilgiler, sâdece birer ma’lûmât olarak zihinde kalir ve ilim olmazlar. Ya’nî o îmânî hakìkatleri “ustâd boyle diyor” diye tekrâr etmeyecek, belki ustâd’in gorduğu ve hissettiği o esrâr ve hakàiki, aynen kendisi de gorup hissedecek ve “Evet bu boyledir, ben dahi tasdîk ediyorum” diyerek kabûl edecek. Haci Hulûsî Bey, Hoca Sabri ve Mehmet Feyzi gibi; ya’nî ustâd Hazretleri, o derslerde hangi makàmâta çikmişsa o da ayni makàmâta çikip, o hakìkatleri gorup zevk edecek ve ustâd’in talebeliğin şartlari içinde zikrettiği gibi, Risâle-i Nûr’u kendi te’lîfi gibi hissedecek. Aksi halde talebe değil, dost veyâ kardeş olur.

Ma’lûmdur ki ayağin bastiği yer ile gozun gorduğu yer farklidir. İnsân yerde olduğu halde semâyi gorebilir. Fakat ba’zan semâyi seyreden adam, ayaği yerde olduğu halde, makàmini unutup kendisinin de semâda olduğunu zanneder. Aynen oyle de ustâd gibi evliyâ-i izâmin bulunduklari makàmda zevk ettikleri hakìkatleri aşağidan seyreden ve ifâde ettikleri cumlelerin edebiyatini anlayan ma’lûmât sâhibleri, kendilerini de o makàmda zannedebilirler. Eyne’s-serâ mine’s-Sureyyâ!

Beşincisi: “Bu zamânin” kaydidir. Ya’nî fen ve felsefeden gelen bir dalâletle hakàik-i îmâniyyeye taarruz edildiği boyle bir zamânda en ziyâde lâzim olan şey, hakàik-i îmâniyyeye dâir ilimleri, ya’nî ilm-i hakìkati tahsîl edip, fen ve felsefeden gelen dalâletlere karşi kendi îmânini ve mu’minlerin îmânini muhâfaza etmektir. Risâle-i Nûr ise, musbet ilm-i kelâm ve ilm-i tasavvufta bir tecdîd yaparak, onlardan çok daha kisa bir zamânda şu ilm-i hakìkate ulaştirdiği için, Risâle-i Nûr’u şartlarina riâyetle kabûl ederek ve anlayarak okuyan bir kişi, şu ilm-i hakìkate ulaşmakla bu zamânin muhim ve hakìkatli bir âlimi olabilir.

Altincisi: “Muhim” kaydidir. Çunku bu asirda en buyuk tehlike, felsefeden geldiği için onu çurutmek en muhim bir mes’eledir.

Yedincisi: “Hakìkatli” kaydidir. Demek Risâle-i Nûr’u kabûl ederek ve anlayarak bir sene devâmli okuyan kişi her ilimde değil; belki Risâle-i Nûr’un mevzû’u olan ve hakìkì ilim sayilan ilm-i hakìkatte, hakàik-i îmâniyye ve İslâmiyyeyi isbât ve keşfetmek noktasinda bir âlim olabilir. Çunku Kur’ân ve hadîse gore asil gàye-i maksad olan âlî ilim, hakìkat ilmi ya’nî îmânî ilimdir. Onun için ustâd Hazretleri “hakìkatli bir âlimi olabilir” demiştir. Yoksa butun şer’ì ilimlerde ve âlet ilimlerinde bir âlim olabilir demek istemiyor. Elbette Risâle-i Nûr’un mevzû’u olmayan diğer pek çok şer’ì ilimlerin tahsîli için o mevzû’lara dâir eserlerin okunup ulemâdan ders alinmasi gerekir. Bu husûsun îzâhi “Reddu’l-Evhâm-3” içinde, ustâd’in “Risâle-i Nûr hakàik-i İslâmiyyeye dâir ihtiyâclara kâfîdir” sozunun şerhinde tafsîlâtiyla mevcûddur. Bu mes’elenin îzâhi için oraya murâcaat edilsin.

Sekizincisi: “Olabilir” kaydidir. Bu kayid ifâde ediyor ki, Risâle-i Nûr’u bu şartlar muvâcehesinde okuyan bir talebenin âlim olmasi bir kaziye-i mumkinedir. Ya’nî Risâle-i Nûr’da boyle bir hâsiyyet ve meziyyet vardir. Kabûl ederek ve anlayarak bir sene onu okuyan her bir okuyucunun, tevfîk-i İlâhî ile ilm-i hakìkate ulaşabilmesi mumkun olmakla berâber, ancak bu, her bir okuyucu için vâki’ değildir. Ba’zi ferdler bu netîceye ulaşsalar kaziye doğrudur. Elhâk bu netîceyi elde eden ve Risâle-i Nûr ile ilm-i hakìkate ulaşan Haci Hulûsî Bey, Hoca Sabri ve Mehmet Feyzi gibi pek çok şâkirdler mevcûttur. O halde her ferd, o ilm-i hakìkate ulaşan ferd olmak umîdiyle çalişmali ve bunu inâyet-i İlâhiyye’den taleb etmelidir.

Dokuzuncusu: Bir sonraki cumlede geçen “Eğer anlamasa da, mâdem Risâle-i Nûr şâkirdlerinin bir şahs-i ma’nevîsi var; şuphesiz o şahs-i ma’nevî bu zamânin bir âlimidir” kaydidir. Bedîuzzamân Hazretleri, bu cumlesiyle kendisini kasdetmektedir. Ya’nî ben, bu zamânin buyuk bir âlimi iken siz de bana talebe olmaniz hasebiyle o şahs-i ma’nevînin birer a’zâlari hukmundesiniz, demek istiyor.

Bu dokuz kayda binâen ustâd’in “Bir sene bu risâleleri ve bu dersleri anlayarak ve kabûl ederek okuyan, bu zamânin muhim, hakìkatli bir âlimi olabilir” sozunun ma’nâsini şoylece hulâsâ edebiliriz:

Kur’ân ve Hadîsi kâfî mikdârda bilen ve Risâle-i Nûr’u Kur’ân ve hadîsi anlamak niyyetiyle okuyan ve Risâle-i Nûr’u anlamak için lâzim olan diğer ilimleri de kâfî mikdârda bilen mudakkik ve kàbiliyyetli bir okuyucu, Risâle-i Nûr’u anlayarak ve ondaki ma’nâ ve esrâri aynen zevk edip hissederek, bir sene devâmli bir sûrette kendisini bu ilme vakfederse,  hakàik-i îmâniyyeye ve esâsât-i İslâmiyyeye hucûm edildiği ve felsefe-i tabiiyyenin butun dunyâya hâkim olduğu şu zamânda en ziyâde tahsîli lâzim olan ilm-i hakìkate, hakàik-i îmâniyye ve İslâmiyyeyi isbât ve keşfetmeye eğer tevfîk-i İlâhî refîk olursa ulaşabilir.

Kaynak:Rahle Yayinlari; Reddu’l-evham-5

Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi
Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami

İnebolu’da Bediuzzaman Evi ve Risale-i Nur Muzesi olarak kullanilacak olan 150 yillik tarihi bina, Kultur ve Turizm Bakanliği ile Kastamonu Belediyesi tarafindan restore edilecek.

Barla Platformu Başkani Said Yuce, soz konusu projenin hazirlanmasini sağlayan Kastamonu Belediye Başkani Tahsin Babaş’a teşekkur ederek, İnebolu’da restore edilecek tarihi evin tamamlanmasiyla birlikte Kastamonu ve İnebolu’ya yurt içi ve yurt dişindan birçok ziyaretçinin geleceğini ifade etti. Yuce, İnebolu’daki Bediuzzaman Evi’nin restorasyon projelerinin hazirlanmasini sağlayan ve projenin uygulanmasina onemli katkilar sunacak olan Kastamonu Belediyesi’ne teşekkur ederek, şunlari soyledi:

“Bediuzzaman Said-i Nursi 1936-1943 yillari arasinda donemin Bakanlar Kurulu karariyla Kastamonu’da mecburi ikamete tabi tutulmuştur. Bediuzzaman, Ayetu’l-Kubra, Munacaat ve Hasbiye Risalesi gibi onemli eserlerini Kastamonu’da bulunduğu yillarda telif etmiştir. İnebolu’da restore edilecek olan 150 yillik tarihi ev de o donemde Bediuzzaman Hazretlerinin İnebolu’daki talebelerinden Merhum Nazif Çelebi ve Oğlu Selahaddin Çelebi’ye aitti. Şu anda hiçbiri hayatta olmayan birçok İnebolu kahramani, Kur’an tefsiri olan Risale-i Nurlarin elle yazilmasi ve teksir makinesiyle çoğaltilmasi işlerinde bu evde çok onemli vazifeler gorduler. Kurtuluş Savaşi’nda milli mucadeleye silah ve muhimmat sevkiyatinda onemli gorevler yapan İnebolu, 1930 ve 1940’li yillarda Anadolu’nun manevi inşasi ile ilgili hizmetler açisindan bu evde çok onemli gorevler ifa etti. Bu evde yazilip çoğaltilan eserler Isparta gibi İnebolu’dan da Anadolu’nun her koşesine ulaştirildi. Milyonlarca insanin imanlarinin kurtularak dunya ve ahiret saadetlerinin teminine vesile oldu. Bu onemli evi restore ederek ziyaretçilere kazandiracak olan Kastamonu Belediyemiz başta olmak uzere, katkilarindan dolayi Hukumetimize ve Kultur Bakanliği’na şukranlarimizi sunuyoruz”

Bu Makale “Sabah” Gazetesi’nden alinmiştir, kaynak sayfasi için tiklayin

Bediuzzaman Evi yenileniyor

Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi’dir                 www.nurmend.com

بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ رَبِّ الْعَالَم۪ينَ وَ الصَّلاَةُ وَ السَّلاَمُ عَلٰى سَيِّدِنَا مُحَمَّدٍ وَ عَلٰى اٰ لِهِ وَ صَحْبِهِ اَجْمَع۪ينَ اَلسَّلاَمُ عَلَيْكُمْ وَ رَحْمَةُ اللّٰهِ وَ بَرَكَاتُهُ

Aziz ve Siddik Kardeşlerimiz! Bizler, doğrudan doğruya Cenab-i Hakk’in rizasini esas maksad yapan, bu dehşetli ahirzaman fitnesi içinde izn-i İlahî ile ummet-i Muhammediyeyi (asm) sahil-i selamete çikarmak gayesi ile bir gemide çalişan hademeleriz. Dunyada gizli bir zindika orgutu tarafindan yuzlerce ayat-i Kur’aniye mana cihetiyle tahrif edildiği bir zamanda; bizler, Kitab, Sunnet, İcma, Kiyas ve Risale-i Nur’un hakikatina dayanarak o nevi ayetleri tefsir etmek suretiyle o dehşetli plani akim biraktik. Mesela; “Onuncu Soz Haşir Risalesi İkinci İşaret’in Şerh ve İzahi” ve “Rumûzu’l-Kur’an (4)” adli eserlerimiz ile kelime-i tevhidin ikinci kismini ikrar etmenin şart olmadiğini soyleyen, boylece ehl-i kitabin da ehl-i necat olduğunu mudafaa eden o gizli zindika komitesinin bu batil fikrini ilmen ibtal ettik. Keza, takrîben 300 âyet-i kerime ve pek çok ehâdis ve tatbikat-i Nebeviye ile sâbit olan cihâd gibi muhkem bir esasin inkâr edildiği bir zamanda, mu’minlerin maddî cihâd konusundaki i’tikadlarini tashîh etmek, bu konuda serdedilen yanliş ve bâtil fikirlerden Muslumanlarin inançlarini muhâfaza etmek maksadiyla uç ciltlik “Mir’atu’l-Cihad” adli eserimizi kaleme aldik. Keza, Kur’an-i Kerim, İslam’in beş temel esasindan biri olan zekâtin kimlere verileceğini bizzat beyan ettiği ve bu konuda Hazret-i Peygamber (asm)’a bile herhangi bir yetki vermediği halde; zekât, mecrasindan çikarilip tesbit edilen siniflarin dişindaki yerlere sarfedildi. Zekât ve sarfiyati ile alakali uç ciltlik bir eseri te’lif ettik. Dunyada gizli bir zindika orgutu, Kur’an’i mana cihetiyle tahrif ediyor, Muslumanlarin inancini zedeliyor. Bizler, Asr-i Saadet’ten bugune kadar devam eden an’ane-i İslamiyeyi muhafaza ederek, başta sahabenin tarz-i telakkisini esas alarak bu nevi eserleri te’lifetmek suretiyle Kur’an’in hakikatlerini muhafaza ve mudafaa ettik. Boylece bu azim tahrifata karşi buyuk bir sed çektik. Bu husustaki tehlikeleri izn-i İlahi ile bertaraf etmek suretiyle vazifemizi ifa ettik. Hem bu asirda hakaik-i imaniye ve esasat-i İslamiye ve i’caz-i Kur’an’i ders ve talim buyuran Risale-i Nur’un muşkil, mucmel ve mudal yerlerini şerh ve izah eden bir hey’et-i ilmiye ile beraber Din-i Mubin-i İslam’a hizmet etmekteyiz.Hiçbir cemiyet ve siyasî cereyanla alakamiz yoktur. Bu eserleri şerh, izah, tekmil, tahşiye ve tefsir gibi isimler altinda Muslumanlarin istifadesine arz etmemizin sebebi, Risale-i Nur’un doğru anlaşilmasini te’min etmek, gizli bir zindika orgutu tarafindan verilen fasid te’villerden bu eserleri muhafaza etmek, mudafaa etmek, boylece Risale-i Nur’un bu muharriflerin tahrifatindan ârî ve berî olduğunu isbat etmektir. Yoksa haşa, bu eserlerimizle Risale-i Nur’un onune geçmek; bunlari, onlarin yerine ikame etmek değildir. Hem Risale-i Nur, mustakil bir eser değildir. Bu asirda Kur’an’in manevi bir tefsiridir. Bizler de Risale-i Nur’u bu niyetle okumaktayiz. Ayrica Kur’an-i Kerim’i, Risale-i Nur ile ve Risale-i Nur’da beyan edilen usul ve usluplarla tefsir etmeye çalişmaktayiz. Rahman Suresi’nin Tefsiri, bunun bir misalidir. İnşaallah butun Kur’an’i bu tarzda tefsir etmeye gayret gostereceğiz. Bu hususta çalişmalarimiz devam etmektedir. Bu niyetimizin tahakkukunu rahmet-i İlahiyeden niyaz ederiz. Hem bu eserleri neşretmekten gaye ve maksadimiz; -haşa- mehdiyet, muceddidlik, kutbiyet ve gavsiyet gibi makamat iddiasinda bulunmak da değildir. Hem hiçbir şahis ve cemaatle muaraza veya onlara meydan okuma gibi bir niyetimiz de yoktur. Doğrudan doğruya yalniz riza-i İlahiyi esas maksad yaptiğimiz için, başkalarinin tenkid veya takdiri hadd-i zatinda ehemmiyetsizdir. Bizler, bu neşriyat ile Din-i Mubin-i İslam’a hizmet ederken edille-i şer’iyye denilen Kitâb, Sunnet, İcmâ-i ummet, Kiyâs-i Fukahâ ve Risâle-i Nûr’un mufassal yerlerini mihenk tutarak bu eserleri kaleme aldik. Mu’min kardeşlerimizden, Risale-i Nur talebelerinden, bahusus ulemadan ricamiz; evvela bu eserlerimizi okuyup revaca vermeleridir. Şayet eserlerimizde ilmî bir hata varsa, bunlari ilmen isbat edip bize bildirmeleridir.Hey’et-i ilmiye olarak bize duşen vazife de hemen o hatalari tashih etmek ve hatamizi bize bildiren zevata teşekkur etmektir. Hem boyle mudhiş bir zamanda ve dehşetli duşmanlar mukabilinde ve şiddetli tazyikat karşisinda ve savletli bid’alar, dalaletler içerisinde ulemanin vazifesi; ilim ile ta’lim ile neşir ile tebliğ ile Muslumanlari irşad etmektir. Onlar, bu kudsî vazifelerini hiçbir şeye alet ve bina etmezler. Hem hak ve hakikat, ilim ve marifet asla inhisar altina alinamaz. Mustaid olanlar, hakki ikrar edecek, tebliğ edecek, neşredecektir. Aksi halde ind-i İlahi’de şiddetli mes’ul olacaklardir. ummet de dar-i ahirette onlara dava açacaklardir. Hem ulema-i İslam, eserlerini neşrederken başkalarindan musaade almak zorunda değillerdir. Hem bu eserlerin neşri, başkalarinin husn-u teveccuhlerine mutevakkif da değildir. İşte bu ve benzeri inanç, iz’an ve duşunce ile bu eserleri kaleme aldik. Sa’y bizden, tevfîk Ellah’dandir.

Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi
Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
Asrin Adami Bediuzzaman Said Nursi Bediuzzaman Said Nursi Asrin Muceddidi Bediuzzaman Said Nursi asrin adami
 

Sena Gurup Akustik Mimarlık Sanayii ve Ticaret Ltd Şti.

Yerli firma sena gurup

Ses Yalıtımı Firma Hizmetleri

Tavan, Duvar İzolasyonu ve Dekoratif Duvar Panelleri Zemin Ses Yalıtımı ile İnşaat ve Sanayi Akustiği : En etkili alev almayan, dekoratif duvar panelleri, dekoratif panel kaplamalar,  firend firex yanmaz sünger, ses yalıtımı malzemesi, akustik kaplama, doğal taş paneller, yanmaz süngerlerin,ağır bariyerli laminasyon epdm ürünler ve mantar şilte, levhaların, yurtdışına ithalat ve ihracatı ile yurt içine satış pazarlamasını yapmaktayız.Ses yalıtım malzemeleri nereden alınır ? Tavan ses yalıtımı, duvar ses yalıtımı, zemin ses yalıtımı. ses yalıtım malzemeleri nelerdir ? Dekoratif Paneller, Taş Panel Kaplama, Duvar Panelleri, Tuğla Paneller.

Ses İzolasyonu Firma Avantajları

En Etkili Tavan, Duvar, Zemin Ses Yalıtımı Ürünleri : İşyeri, ev Fabrika ses yalıtımı ve izolasyonu akustik sünger malzemeleri, Gürültü ile darbe yalıtımı ve titreşim kontrolü ile izolasyonunda, ses yalıtım malzemeleri ve ses izolasyon süngerleri ; Ses geçirmez akustik yalıtım malzemeleri, akustik süngerler ile çözümler sunan firmamız, akustik ses yalıtımı izolasyonu süngerleri satışını Dünyanın ve Türkiye'nin heryerine ( gönderimini ) ile İthalat'ı ve İhracat'ını Yapmaktadır.Ses yalıtım malzemeleri nereden alınır ? Duvar ses yalıtımı, akustik yumurta süngerler, ve akustik piramit sünger , yanmaz süngerler, basf basotect melamin sünger köpük, akustik market, zemin ses yalıtımı, tavan izolasyonu malzemeleri, yan komşu duvar ses yalıtımı.Tavan ses yalıtımı,    Devamını Oku ...

Ses İzolasyonu Firma Biyografisi

Tarihçe - i  Hayat ; 2006 Yılında Kurulan Firma , etkili ses yalıtım çözümlerin yanı sıra akustik ses yalıtım ürünlerinin satış ve pazarlamasını yapmaktadır.Sena gurup olarak recticel ve diğer tedarikçilerinin ürünlerini türkiye ve asya ülkelerine pazarlama ve ithalat ile ihracatını yapmaktadır.Ayrıca akustik proje danışmanlığı yapmaktadır.Adil Mahallesi Genç Osman Caddesi Müzdelife Sokak No :2 Sultanbeyli / İstanbul Türkiye 349020

Sena map